|
ARAFAT VE SAPIK
YANDAŞLARI CAMP DAVİD YUVASINDA AMERİKA VE YAHUDİLERLE BİRLİK
OLUP MÜSLÜMANLARIN FİLİSTİNDEKİ DAVASINI ORTADAN
KALDIRMAK İÇİN KOMPLO KURUYORLAR
Amerika başkanı
Clinton 27.07.2000 tarihinde Camp David’de düzenlenen ve
herhangi bir anlaşmaya varılmadan sona eren zirveden sonra
şöyle açıklamada bulundu. “İsrail ve Filistin arasında
14 gün süren yoğun görüşmelerden sonra ortaya şu anda
iki tarafında bir anlaşmaya varamayacağı sonucu çıktı.”
Diyerek şöyle devam etti: “Bütün tek ilahlı dinlerin
hüviyetinin belkemiğini oluşturan ve esaslı bir şekilde bütün
tek ilahlı dinleri alakadar eden dünyada Kudüs’e benzeyen
hiç bir yer yoktur.” Fakat Clinton 05.07.2000 tarihinde
zirvenin düzenlenmesi için yaptığı çağrıda şöyle
seslenmişti: “Hedefimiz İsrailliler ve Filistinliler
arasında yarım asırdır süregelen temel sorunlarda anlaşmaya
varmaktır.” Aynı zamanda bugün Clinton’un dediği
gibi Amerikan dışişleri bakanı şöyle açıklamada
bulunuyordu: “Görüşmeler anormaldi, yoğun ve çok
zordu, ayrıntılara fazla girilmesinden dolayı fazla
ilerleme sağlanamadı, meselelerin çoğu hassas ve özel
olmasına karşın yinede gelişme var.” diyerek sözlerine
şöyle devam etti “Kudüs çözülmesi en zor
meselelerdendir. Zor olduğu yüzyıllar boyu çözülemediğinden
açığa çıkıyor. Çok düşünülmesi, sakınılması ve
üzerinde toplu olarak çalışılması gereken bir yer.”
Bunun yanı sıra ortada imzalanan bir şey olmasa da davanın
özünü teşkil eden meselelerde çok büyük gelişmeler sağlandığını
açıkladılar.
Görüşme
konuları ve görüşmenin ulaştığı boyutlardan
nakledilenler;
Müslümanlara
ve Müslümanların Filistin’de olan davalarını yok etmek
açısından bu zirvenin ne kadar tehlikeli olduğuna delalet
etmektedir. Aynı zamanda bu zirve; Arafat ve sapık yandaşları
ve Arap yöneticilerde içinde olmak şartıyla Müslüman ülkelerinin
ne kadar meseleden uzak durdukları, Yahudi ve Hıristiyan batıyla
komplo içinde olduklarına işaret etmektedir. Başta Amerika
olmak üzere Filistin davasını yok etme çabasında olan
Filistin Kurtuluş Örgütünün ortaya koymuş olduğu çalışmalar
ve onunla birlikte çalışan İslam ülkelerinin tamamının
yaptıkları hareketleri ihanet treninin, şehitlerin kafatasının
üzerinden geçtiği bir köprü olarak kullanılmıştır. İslam
ümmetinin tarihinde zifiri karanlık olarak yer alan şu günde,
bu son derece çirkin fiili işleyen ve başında Yaser
Arafat, yardımcıları Mahmud Abbas (Ebu Mazin), Ahmed Gari
(Ebu Ala) ve zirveye katılan diğer hain kimselerin
isimlerini özellikle zikrediyoruz. Filistin’in kaybedilmesi
için komploya iştirak eden ve büyük katkılarda bulunan Müslüman
ve özellikle de Arap yöneticilerini hatırlıyoruz. Bunları
zikrediyor ve hatırlatıyoruz ki; evlatları, torunları ve
nesilleri asırlar boyunca her hatırladıklarında onlara
lanet okusunlar. Bu nesiller atalarının çeşitli oyunlarla
ve pehlivan naraları atarak Yahudilere teslim ettikleri İsra
ve Mirac mekanı Filistin için milyonlarca şehit
vereceklerdir.
Zirvede yapılan
görüşmelerde taraflar kendi şartlarından taviz vermediği
söylentileri her tarafta dolaştığı halde, zirvenin
tehlikeli sonuçlar doğuracağı bilgileri etrafa sızdı.
Yahudi devleti kurulmadan önce 1947 de İngiltere’den ve
Arapların Filistini kurtarma amacıyla İsrail’e açtıkları
1948 deki Savriye savaşında Yahudilerin Ürdün, Suriye ve
Iraklı yöneticilerden ele geçirdiği toprakları, Yahudiler
şu anda ellerinde bulundurmalarına karşılık “Nehirden
denize kadar Filistin’in kurtuluşu” sloganı adı altında
ümmete hainlik ve hile yapanlar zirvede bu topraklar hakkında
ne açıklamada nede bir işarette bulunmadılar. Madrid,
Oslo, Vyriver ve daha önce Avrupa’nın diğer yerlerinde
gerçekleşen toplantılar sonucu alınan hain kararlar
neticesinde Filistin Kurtuluş Örgütünü ve ona ait
organları Yahudiler uyutarak, yukarda bahsettiğimiz
topraklar Yahudilerin meşru hakları haline gelmiştir. 1967
(Arap-İsrail savaşı) senaryosundan sonra ise Filistin’e
ait toprak sınırı daha da daralarak 1/5 kadar arazisi kalmıştır.
Diğer taraftan yapılan görüşmelerde %10 oranı korunması
amacıyla bazı değişikliklerle birlikte her 100 bin
yahudi’ye karşılık 50’yi geçkin (Müslüman’ın) işgal
altında yaşayan kimselerin temsil edildiği de yapılan
zirveden sızan bilgiler arasında yer almaktadır.
Hal böyleyken;
sesleri çıktığı kadar uluslar arası hukuk diye çığırtkanlık
yapanlar Celil, Yara ve diğer yerleri uluslararası hukuk
gereğince dahi isteyememişlerdir.
Topraklarından
çıkartılan Filistinlilere gelince; bunlar zirve masasında
en ucuz ticaret malı haline geldiler. Ürdünlü, Suriyeli ve
Lübnanlı yöneticiler kendi topraklarında Filistinlilerin
kalması karşılığında on milyarlarca dolar kazanç gözetmektedirler.
Bazı Filistinlilerin vatanlarına dönmesine verilen izin ise
göz üzerine kül serpmeden başka bir şey değildir. Zira
milyonlarca Filistinli kendileri hakkında yeni bir proje gerçekleşinceye
kadar Filistin toprakları dışında kalacaklardır. Fakat bütün
bunlardan daha tehlikelisi Yahudilerin ortaya attıkları öneriler
gereğince, zirveye katılanların Filistin topraklarını
Yahudilere satması ve diğer bütün haklardan vazgeçmeleridir.
Zirvede konuşulan güvenlik konusuna gelince bu sadece Yahudi
devletinin güvenliği ile alakalıdır. Bu ise tamamını
ABD’nin finanse ettiği Filistin devleti projesiyle ilgili
ayrıntılı bir konudur. İsrail başbakanı Barak’a yakınlığıyla
bilinen İsrail savunma bakan vekili Efram Senih güvenliğe
ihtiyaçlarını: “Batı kesmini silahtan arınmış
olarak istiyoruz. Savunma alanımızı genişletmek için Ürdün
nehri boyunca asker bulundurmak istiyoruz. Bu iki şeyi güvenlik
çerçevesinde talep ediyoruz, diğerlerini ise tartışmaya açık
bırakıyoruz.” Sözleriyle özetlemektedir. Şüphesiz
ki böylesine talepler Filistin devletinin kurulmasıyla doğrudan
alakalıdır. Çünkü Filistin devletinin kurulması şartlarından
biride silahtan arındırılmış olmasıdır ve en büyük
misyonu ise Yahudi devletini korumaktır. Filistin yönetiminin
özellikle Vyriver antlaşmasından sonra kendi vatandaşını
hiçe sayarak feda etmesi buna verilecek en güzel örnektir.
Amerikan projesinin uzak hedeflerinden birisi de Yahudi
devletinin güvenliğinin sağlanmasını yine bölge halkı
tarafından yerine getirilmesidir. Bunun anlamı ise; Yahudi
devletinin güvenliğinin bizzat Müslümanlar tarafından sağlanması
demektir. Bundan dolayıdır ki; Avrupa ve Yahudiler bu
Amerikan projesini kabul ettiler. Yahudileri koruma maksadıyla
1958 yılında Amerika bu proje gereğince Filistin varlığını
kabul ederek, bu konu hakkında açıklamada bulundu. Bu proje
çerçevesinde Filistin devleti yahutta başka bir söylemle
Filistin varlığı silahtan arınmış olması şartıyla
ortaya çıktı. Bu çerçevede Filistin devleti veya varlığı
Ürdün nehrinin doğusunda İsrail askeri bölgesine en yakın
noktada Yahudiler tarafından beğenilmeyen işe yaramaz bir bölgede
teşkil edildi. Bu Filistin varlığı zayıf, çökmüş,
yardıma muhtaç bir haldedir. Aynı zamanda yerleştikleri
topraklar kendilerini çevreleyen İsrail askerlerinin
merhametine kalmış her an Yahudi desisesine açık bir alandır.
13.09.2000 tarihinde Filistin devletini ilan etme sevincini yaşayan
Araf’ın devlet dediği şey sadece bir varlıktan öteye
gidemez. Zira bu devlet silahtan arındırılmış olacak,
devlet otoritesi, sınırlarına, kara, hava ve sularına
hakim olamayacak, devletin kendine ait bir dış siyaseti
olmayacak. O halde böylesi bir şeye özerk yönetim bile
denemez. Olsa olsa yerel yönetim denebilir.
Amerika zirveyi
düzenlemekle Barak’ın isteklerini yerine getirmiş oldu.
Dolayısıyla da uğursuz Oslo antlaşmasında nihai çözüme
kavuşturulması gereken meseleler diye bahsedilen sınır,
iltica, güvenlik ve özelliklede Kudüs’le ilgili temel
sorunlarda Barak’ın talebi doğrultusunda antlaşma zemini
oluşturulması sağlandı. Yukarda saydığımız meseleler
04.05.1999 tarihinde çözüme kavuşturularak imzalamayı
hedeflemişlerdi. Fakat bunu o dönem gerçekleştirememişlerdi.
Barak nihai çözümü Filistinlilerle Camp David’de
imzalayarak dört gözle beklenilen bu tarihi misyonu yerine
getirmeyi hasretle bekliyordu. Bundan dolayıdır ki Kudüs’ün
geleceğinin araştırılması ve tartışılması konusu ilk
defa masaya yatırılmış oldu. Fakat daha önceleri
Yahudiler, kilisenin Doğu Kudüs’ün ilhakını
istemesinden dolayı böyle bir şeyi reddediyorlardı.
Amerika Kudüs konusunu hareketlendirerek bu fırsatı yani
Kudüs’ün geleceğinin görüşülmesi ve araştırılması
fırsatını değerlendirdi. Zirveye ısrarla Yaser Arafat’ın
başkanlık etmesini ve Yaser Arafat’tan da meselenin sadece
Filistinlileri ilgilendirmediğini bilakis bütün Müslümanları
ilgilendirdiğini vurgulamasını emretti. Ayrı gelen Arap
birliğinden ve papadan zirve esnasında Kudüs konusuna
itiraz etmelerini emrederek böylelikle konuyu sadece
Filistinliler ve Yahudiler arasında sınırlamayarak
uluslararası platforma taşımayı sağladı. 21.07.2000
tarihinde zirvenin yapıldığı sıralarda Vatikan sözcüsü:
“Kudüs’ün özel bir konumu olması gerekiyor”
diye açıklamada bulundu ve “Vatikan genel sekreteri iki
yıl önce Kudüs’e yapmış olduğu ziyarette bunu teyit
etti” diye de ekledi. Yine aynı sözcü: “Şüphesiz
ki Kudüs’ün konumu hiçbir zaman değişmemiştir. Vatikan
Kudüs meselesine ayrıcalıklı olarak önem veriyor.
BM’nin 1947 sayılı kararı gereğince buraya sadece
Vatikan’ın değil uluslararası platformda sahip çıkılması
gerekmektedir.” diye genel sekreterin açıklamada
bulunduğunu ifade etti. Aynı şekilde Arap birliği genel
sekreteri İsmet Abdülmecid 21.07.2000 tarihinde “Kudüs
meselesi son derece ehemmiyetli, bütün Müslümanları ve Hıristiyanları
ilgilendiren bir konudur. Dolayısıyla Kudüs için herkesin
kabul edebileceği bir çözümün sağlanması gerekir”
açıklamasını yaptı. Böylece Amerika, Yahudilere baskı
yapmak, söz konusu meseleye uluslararası platforma taşımak
amacıyla Hıristiyan ve İslam dünyasını yıldırım hızıyla
hareketlendirdi. Bu amaçla Amerika daha önce 20.07.1980 yılında
güvenlik konseyi aracılığıyla 478 sayılı kararı çıkartmıştı.
Bu karar gereğince Kudüs 1967 yılında işgal edilen yerler
arasında yer almaktadır. Bu karar Doğu Kudüs’ün de
Yahudi devletine katılması talebi üzerine alınmış,
Yahudi devleti ise bütün icraatlarına rağmen bu kararı
engelleyememiştir. Meselenin uluslararası boyut kazanmasından
dolayı Papa son ziyaretini Kudüs’e yapmıştır.
15.02.2000 tarihinde Yaser Arafat’ın Papayla imzaladığı
vesikanın başında şunlar yer almaktadır:
“Bu metin
Kudüs için özel bir kanundur. İbadet özgürlüğü, bütün
tek ilahlı dinler ve ona tabi olanların kanunlar önünde eşitliği,
Kudüs şehrinin doğal varlığından kaynaklanan kutsallığı,
Kudüs’e ulaşım ve orada ibadet uluslararası güvenceyle
garanti altına alınmıştır.”
Söz konusu metinde şunlarda yer almaktadır. “Kudüs
sorununa uluslararası hukuk kararları gereğince adil çözüm
gerekmektedir.... Fakat Kudüs meselesi dünya çapında son
derece hassas bir konuma sahip olduğu için tam olarak çözülmesi
tamamlanıncaya kadar uzun zaman geçecektir. Belki meselenin
tam olarak çözülmesi Clinton’un başkanlığından daha
sonrasına da sarkabilir. Ama Filistin devleti kurulunca
Yahudilere baskı yaparak belirtilen tarihten daha öncede
mesele çözüme kavuşturulabilecektir”
Kudüs sorunu
ve bazı meselelerde alınan kararlar Amerika’yı antlaşma
sağlanmadan zirveyi dağıtmaya sürükledi. Kudüs’e özel
statü sağlayacak teorik çözüm bulunması maksadıyla
uluslararası kuruluşlardan yardım istedi. Böylelikle
uluslararası genel bir bakış açısı oluşturup Yahudilere
baskı yaptıracak ve planladığı teorik çözümü de sağlayacaktı.
Fakat, diğer kararlara gelince görülen odur ki, bu kararlar
görüşmeyi yapanların hacminden daha büyük. Dolayısıyla
bu kararlar açıklanmadan önce halka benimsetme çalışmalarında
bulunulmalı ki, halk ayaklanarak bu kararları protestoya
kalkışmasın, özellikle de Yahudi halkının ayaklanmaması
için bu gerekmektedir. Bundan dolayıdır ki Amerika,
Barak’ın yok olmasına kadar varabilecek, karşılaşacağı
engelleri aşabilmesi için desteklemeye ve yönetimde kalması
için gerekeni yapmaya devam edecektir.
Müslümanlar
ve Arafat’la ilgili kısma gelirsek; şüphesiz ki Arap ülkeleri
başta olmak üzere İslam beldelerinde yer alan aşağılık
medya ve diğer kuruluşlar Arafat’ı, Amerika ve Yahudi
devletini yenik düşüren bir kahraman olarak ilan
edeceklerdir.
Ey Müslümanlar!!!
Şüphesiz ki
Filistin Müslümanların kanlarıyla fethettiği ve her karış
toprağında mücahit atının tozu yada şehit kanı bulunan
İslam beldesidir. Orası Müslümanlara aittir. Tekrar İslam
beldesi haline gelmesi için
bütün Müslümanların
var güçleriyle çalışmaları gerekmektedir. Orası ne
Yaser Arafat’ın nede başta Arap yöneticiler olmak üzere,
Müslümanların başında bulunan kimselerin değildir.
Onlardan hiç biri Filistin’in bir karış toprağından
vazgeçme hakkına sahip değildirler. Aynı zamanda o
topraklar üzerinde pazarlıkta yapamazlar. Filistin toprakları
için Yahudilerle yapılmış veya yapılacak bütün antlaşmalar
geçersizdir. Hiçbir Müslüman bu antlaşmalara uyamaz, zira
bu antlaşmalar şer-i hükme ters düşmektedir.
Ey Müslümanlar!!!
Allah (cc),
Filistini Yahudi devletinin elinden kurtarmamızı ve oradan
Yahudi varlığını söküp atmanızı ve orayı Amerika
yahut herhangi bir kafir devletin yada yönetimin hegemonyası
altına almasını önlemenizi sizlere vacip kılmıştır. Şüphesiz
ki Arap ülküleri başta olmak üzere Müslüman ülkelerin
başında bulunan yöneticiler Filistin’e komplo kurmaya ve
Filistin’in kaybedilmesine bizzat katkıda bulunmuşlardır.
Şayet her ülkede
bulunan ordu komutanları yada kuvvet sahibi kimseler hainliği
düşünen yöneticiye karşı gelselerdi, Yahudi devletinin
varlığını onaylayan, sinsice Yahudilerle beraber çalışan
Mısırlı, Ürdünlü yöneticileri engelleyebilirlerdi. Ordu
komutanları ve güç sahibi kimseler aynı zamanda İslam ümmetinin
bir parçasıdır ve onların topluma karşı yükümlülükleri
diğerlerinden daha fazladır. Şüphesiz ki bu gibi kimseler
hain yöneticileri yerlerinden etme ve Yahudilerle yapılan bütün
antlaşmaları iptal etme gücüne sahiptirler. Onlar aynı
zamanda, Allah’ın kitabına ve Sünnete bağlanarak, parçalanmış
İslam beldelerini tek çatı altında toplayacak, gaspçıları
yok edecek İslam ülkelerini Amerikan, İngiliz yada herhangi
bir batı ülkesinin hegemonyasını yok edecek ve yeniden dünyaya
İslam davetini taşıyacak tek halifeye biat etmeye
kadirdirler.
“Ey iman
edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım
ederseniz O da size yardım eder, ayaklarınızı kaydırmaz. (Muhammed
7)
Hizb-ut Tahrir
H. 27 Rebiulahir 1421
M. 29.07.2000
|