|
Yapılan Antlaşmaların,
Verilen Tavizleri Örtmek Ve Filistinlilerin Kanlarını Dökmek
İçin Arafat Ve Zümresinin Kurdukları Komplo
28.09.2000 tarihinden başlayarak Sabra ve
Şatilla kasabı olan Ariel Şaron, Mescid-i Aksa’nın
avlusuna girme yasağını kırıp orayı kirletip bu ve bu
şekilde Müslümanları kışkırtması, Kudüs’te ve
Filistin’in tamamında Müslümanlar için Camp David’de
Clinton, Barak ve Arafat arasında düzenlenip yapılması
planlanan kıyam ve katliâm başlamış oldu.
Arafat’ın yardımcısı Mahmud Abbas
(Abu Mozen) bir buçuk ay evvel, Camp David’te özel bir
toplantıda şöyle demişti: “Üzerinde anlaşmaya
varılan hususların tatbiki aşamasında
karşılaşılabilecek engeller devam ederse, bu engelleri
kaldırmak için sınırlı bir savaşın çıkartılması kaçınılmaz
olur. Belki bu savaş, Filistin sınırı dışına
taşabilir.”
Kudüs’te katliâmların alevlenmesine
bir hafta kala İsrail hükümeti, Londra, Paris ve Bonn’a,
bir takım “içinde şüphe bulunmayan” bilgileri
ulaştırmak için birer temsilci gönderdi. Bu bilgiler ise: Tel
Aviv’de, Kudüs’te ve başka İbrani (Yahudi)
şehirlerinde İsrail’li yerleşim merkezlerine karşı
operasyonları düzenlemek” için Filistin menşeili
hareketlerin hazırlığına bir delildir. Ayrıca bu
operasyonlar adı geçen başkentlerde de İsrail çıkarlarına
karşı düzenleneceği şeklinde bilgi eklendi.
Bazı gözlemciler, Barak hükümetinin bu
başkentlere “hem bilgi hem de duyuru” verdiğini ve
tedbirli operasyonlar düzenleme hakkına sahip olduğunu
bildirdiğini anladırlar.
Aynı zamanda -katliâmların
alevlenmesinden bir hafta evvel- Arafat bölgede pek yakın
zamanda çok etkili gelişmelerin olacağını beyan eden
konuşmalar yaptı. Fakat, bu gelişmelerin mahiyetini
belirtmedi. Güney Lübnan’daki Ayn El-Hilve ve Raşidiye
Filistinli kamplarında Oslo ve ona bağlı olan antlaşmalara
muhalefet eden Filistin’li kaynakların; Arafat’a bağlı
El Fetih örgütünün, yeraltı karargahlarını harekete geçirmeye
ve en gelişmiş iletişim araçlarıyla onları donatmaya
başladığına dikkatleri çekti.
Bu ve buna benzer bir çok hususların
hepsi;, Mescid-i Aksa katliâmlarını ve bunları izleyen
olayların Amerika, İsrail, Arafat ve zümresi, Mısır,
Suudi Arabistan, Fas ve Fransa yöneticileri tarafından
planlandığını pekiştirmektedir.
Bu yöneticilerin Filistin
halkına yönelik böylesine savaşın çıkartılması ve
katliâmların alevlendirilmesindeki asıl amaçları;
Filistin halkını bunlara boyun eğdirmek ve yapılan
antlaşmaları yürürlüğe koymadan önce karşılaşabilecekleri
engelleri yok etmektir. Bu engellerin iki yönü bulunmaktadır:
Birincisi; Filistin, Arap- İslâm engeli, İkinci
ise; İsrail engelidir.
Birinci yönüne bakacak olursak: Mescid-i
Aksa ve Kudüs’ten müslümanların vazgeçmesi hiçte kolay
değildir. Mescid-i Aksa hakkında Kuran-ı Kerim’de nass
bulunmaktadır. Resullullah u burada İsra olayını yaşadı
ve oradan Mirac’a (gökyüzüne) çıktı. Aynı zamanda
Mescid-i Aksa müslümanların ilk kıblesi ve üçüncü
harem-i şerifi’dir. İslâm ve Müslümanların tabiatını
bilmeyen Arafat ve zümresi, Filistin halkını saptırmalar,
yalan vaadler ve tehditlerle Mescid-i Aksa’yı yahudilere
bırakabileceğini zannetti. Ancak olaya biraz gerçek
yönüyle baktıklarında bu işin böyle olmayacağını
anladılar ve Müslümanları boyun eğdirmek, onları
mukaddesatlarına ve topraklarına tekrar kavuşmalarını
ümitsizliği uğratmak için daha çok kan dökmeye ve
katliâmlara ihtiyaç olduğunu hissettiler.
Arafat ve onunla birlikte entrika çeviren
Barak, Clinton, Mübarek ve diğerleri, kan dökme ve
katliâmların sahasını hazırlarken, Filistin halkı
nezdinde ve Arafat’a karşı düşmanlığı
kışkırtmayacak şekilde hareket ediyorlar. Daha doğrusu,
Arafat için bu halk nezdinde sevgi, kahramanlık ve şöhret
meydana getirecek şekilde planlarını düzenliyorlar.
Filistin halkı yalnız Mescid-i Aksa ve Kudüs’ü ellerinde
tutmuyor, ayrıca Filistin’in her toprak zerresini bütün
güçleriyle elde tutmaya çalışıyorlar. Fakat, Arap ve Müslümanların
başlarındaki hain yöneticiler onları (Filistin halkını)
perişan hale getirdiler. Bu yalnız günümüzdeki işlenen
olaylarla kalmayıp 1948 senesi dahil önceki tarihlerden
itibaren Filistin halkına karşı entrika çevirmektedirler.
Bu entrikalar zinciri (sözde!) kurtuluş örgütünü oluşturmalarıyla
devam etti. Bu örgütü Filistin’i kurtarmak için değil,
Müslümanları Filistin’den vazgeçirmek için bir araç
olarak kurdurdular. Böylece hain yöneticiler işlenen
cinayetlerden ellerini çekmiş gözükmek istemektedirler.
Fiilen, örgütün önde gelenleri ve başında bulunan
Arafat, Filistin halkını vurmak, Filistin’i kurtarmakla
ilgili halkın her ümidini suya düşürmek için Amerika’da
ve Avrupa’da çizilen entrikaları yürürlüğe
koymaktadır. Bütün bunları sinsice ve ustalıkla
hazırlanan senaryolarla uygulanmaktadır.
Böylesi bir entrika bir yöneticinin kendi
halkına yapabileceği en sinsi ve en tehlikeli bir
entrikadır. Evet, Arafat Filistin halkı aleyhine entrika
çeviriyor ve onların boğazını bıçakla kesiyor. Ne yazık
ki; bu halktan basit, saf ve ufku dar olanlar, Arafat’ın
samimi bir kişi olduğu evhamına kapılıyor ve onu
alkışlıyorlar!.. Oysa ki; halkın tutumu ile Arafat’ın
davranışları arasında ne kadar da fark var! Arafat’ın
oyunları Filistin halkının gözünü boyadı. Eğer onlar
kendilerine cihad kapısını ve fedakârlık kapısını açan
bir lider bulabilselerdi canlarını ve mallarını feda
etmeye bütün şevk ve istekle hazır olmakta idiler. Fakat,
ezildiler, kelepçelendiler!.. Susmayı hazmedememelerine
rağmen susturuldular!.. Hatta ümitsizlik neredeyse onları
kahredecekti!.. Yahudilerin emniyetini korumak için
(kendilerini ezen) Arafat gelip kendilerini savunmak, haklarını
ve kutsal yerlerini müdafa etmek için önlerine bir pencere
açınca hemen ayağa kalktılar. Ve tanka karşı taşla, füzeye
karşı sapanla, uçağa karşı sırf yarı çıplak vucüdlarıyla
karşı koymaya başladılar. Liderinin yanlarında dönüştüğü
vehmine kapılarak çok sevindiler.
Arafat’la beraber entrika
çeviren yandaşları Arafat’ın iki kuşu bir taşla
vurduğunu düşüncesindedirler. Birincisi; Filistin
halkının güvenini kazanacak ki, böylece kendisinin onayladığı
her şeyi onlar da onaylayacaklar. İkincisi ise;
Filistin halkını tekrar ümitsizliğe uğratmaktır.
Özellikle, Arap devletlerinin kendilerine yardım etmeyip
perişan halde bırakmaları ve sahip oldukları imkânların
İsrail’in askerî gücüne paralel gelmediğini gördükten
sonra ümitsizliğe düşürülmüş olacaklardır. Böylece
halk bulunduğu konuma mukavemet edemez, kendilerine verilen
şeylerden daha fazla bir şey koparamaz ve kendilerine gösterilen
ekmek kırıntılarıyla yetineceği düşüncesi hakimdir.
Yahudi tarafına gelince; yahudiler her
şeyi elde edeceklerine dair tamah içerisindedirler. Mescidi
Aksa, Kudüs, yerleşim yerlerinin devamı, Filistin’li göçmenleri
Filistin’e iade etmemek, yahudilere emniyeti sağlayan
barış, Arap memleketleriyle ve İslâm dünyasıyla
ilişkileri normalleştirme beklentileri vardır. Fakat, Kudüs’ü
devletlerarası bir şehir haline getirip oradan bir pay elde
etmeye çalışan Amerika, İsrail yöneticilerine baskı
yapıp her şeyi elde edemeyecekleri konusunda ikna etti. Bu
doğrultuda barış ve ilişkileri normalleştirmeye karşı
bir takım şeylerden vazgeçmek gerekse de yahudilerin çoğunluğu
hiç bir şeyden vazgeçmeyi istemiyorlar. Bundan dolayı da
(yönlendirilmiş) Arap ve Müslümanlardan gelen sert tutumu
önemsemiyorlar. Bu nedenle, Amerika açısından yahudilerin
bu tutumunu kırmak için baskı ve savaşı çıkartmak kaçınılmaz
hale gelmiştir. Böylece yahudiler, Filistin halkı, Arap ve
Müslüman halkların kutsal yerlerden vazgeçmeyeceklerini ve
de bu yolda ölüme hazır olduklarını görsünler. Bu
halkların İsrail’le bütün ilişkiyi kesmeleri için
yöneticilerini zorlayacaklarını, dünyanın her tarafında
İsrail’in çıkarlarını tahrip edeceklerini ve
yahudilerin nerede bulunurlarsa bulunsunlar Müslümanlar
tarafından hedef alınacaklarını idrak etsinler. Bu durum,
yahudileri bazı şeylerden vazgeçmeye ve anlaşmalara uymaya
zorlayacaktır.
Bazı gözlemciler, Camp David konferansı
başarısızlığa uğradı diyerek evhama kapıldılar.
Bunların böyle bakışları yanlıştır. O konferansta
ancak kolaylaştırmaya muhtaç bazı zorluklar meydana
gelmiştir. Konferans 25-07-2000’de sona erdikten sonra,
orada yapılan antlaşmaları diğerlerine kabul ettirmek için
geniş temas ve çalışmalar yapılmıştı. Hatta ABD yönetiminin
aktif temasları bütün Arap ve İslâm dünyasının yöneticilerini
kapsayıcı bir şekilde gerçekleştirildi. Temaslar dünyanın
diğer yöneticileri ile beraber özellikle Fransa’yı da
kapsadı. Çünkü, Fransa bu dönem için AB’nin başkanlığını
yürütüyor. Bundan dolayı, Fransa Mısır yöneticisi olan
Hüsnü Mübarek’in “kutsal yerleri devletleştirme” projesini
netleştirmesine katılmıştı. Böylece Amerika bu sorunla
ilgili herkesin tutumuna vakıf olmuş ve de kendisine bağlı
olanlara rolleri paylaştırmıştı. Bu doğrultuda ABD güdümlü
olan devletlerden büyük komisyoncusu Mısır başkanı Hüsnü
Mübarek başta olmak üzere bazı ajanlarını harekete geçirmişti.
Aynı dönem, Arafat ve onun zümresi rolleri icabı dünyanın
bir çok devletini ziyaret etmişti. Yahudilerin liderleri de
karar sahiplerine baskı yapmak, yardım ve destek almak için
de harekete geçmişti. Bu geniş kapsamlı hareket, temas ve
nabız yoklamadan sonra ABD Kudüs’le, Filistin’li
göçmenlerle, sınırlarla ve emniyetle ilgili özel ve temel
sorunlar içeren “Nihai Çözüm Belgesi”ne ağırlık
vermeye yöneldi. ABD bunu gerçekleştirmek için ciddi ve yoğun
çaba sarfetmektedir. Fakat, ABD taraflara kabul ettirmek
istediği çözümler, öneriler ve niyetini yürürlüğe
koyarken başarısızlığa düşmemek ve tam başarı elde
etmek için işlerini gizlice yürütmektedir. Özellikle bu
olaylar zamanlama olarak gelecek ayın başlangıcında
yapılacak Amerikan Başkanlık seçiminin hamlesinin tesiri
altında vukuu bulmaya başladı.
Filistin otoritesi ile
İsrail arasında sözde “Nihai Çözüm Belgesi”nde
altı çizilen antlaşmaların geniş hatları belirlilik
kazanmaya başladı. Buna göre, Arafat’ın şarkısını söylediği
devletin, yüzölçümü ancak Filistin’in %10’u kadar
olacak, Filistin ordusu olmayacak, sınır giriş ve çıkışlarını
tek başına kontrol edemeyecek ve bağımsız dış siyaset
yapamayacaktır. Daha doğrusu, dış ilişkileri yahudilerle
anlaşarak yürütecektir. Hava sahası, yer altı, yer üstü
servetlere ve sulara dahi egemenliği olamayacaktır.
Devlet olarak adlandırılan kesimde yahudi
yerleşim yerleri yaygın şekilde kalacaktır. Bu yerleşim
yerleri kanton bölgelere ayrılacak ve bu yerleşim
yerlerinin % 80’i İsrail otoritesi ve % 20’si sözde
Filistin devletinin idaresi altında kalacaktır.
Göçmenlere gelince,
İsrail 1948’den beri işgal edilen topraklara en fazla 100
bin kişinin dönmesine müsaade edecek, bu işlem 10 sene içerisinde
gerçekleşecektir. Bu girişim aileleri birleştirme
adı altında olacaktır. Sözde Filistin devletine yaklaşık
olarak yarım milyon göçmenin dönmesine müsaade
edilecektir. Bunlar ise 1967 senesinde göç edenlerden oluşacak
ve de çok kompleksli işlemlerle gerçekleştirilecektir.
Bunlar dışında kalan milyonlarca göçmenden ise İsrail:
“Bunlardan sorumlu değilim, dünya onların problemi
çözsün” diyor.
Kudüs’e gelince; bu
proplemlerin en zor olanıdır. Değişik çevrelerce şöyle
demeçler verildi: “Kudüs genişletilecek, Abu Diis ve
El Izariye gibi onun etrafındaki bazı Arap köyleri ona
ilhak edilecek, Kudüs’ün çoğu ve ona ilhak edilen
yerleşim yerleri “Orşelim” olarak yahudilerin başkenti
olacaktır. Abu Diis, El Izariye ve Arap mahalleleri Kudüs
olarak sözde Filistin devletinin başkenti olacaktır. Kutsal
yerler için idari kontrol bu yerlere sahip olan etnik
gruplara bağlı kalacak bunlarda egemenlik ise BM’lere ait
olacaktır.”
Bunu gösteren demeçlerden bir tanesi de
29-09-2000 tarihinde Barak’ın İsrail’in “Jerusalem
Post” gazetesine yapmış olduğu açıklamadır:. “Orada
yan yana iki başkent olarak Orşalim ve Kudüs olacaktır.”
Devamla: “Yahuda ve Samera (Batı Şeria)’daki
yerleşim yerleri İsrail’in egemenliği altına girecektir.
Özellikle doğu sınırlarda güvenlik düzenlemeleri olacaktır.
Kral Davud döneminden beri, geçmiş zamanlardan herhangi bir
vakitten daha büyük ve gelecek sağlam nesiller için yahudi
çoğunluğa sahip olacak Orşelim ortaya çıkacaktır. Bu
egemenliğimiz altında, birleşmiş şekilde bulunacak ve dünya
tarafından İsrail’in başkenti olarak tanınacaktır.”
Ve sözlerine şunları da ekledi: “Heykel dou (Mescid-i
Aksa) üzerindeki egemenliği Filistinlilere veya herhangi
İslâmî bir kuruluşa nakledecek herhangi bir anlaşma veya
belgeyi hiç bir yahudi başbakan imzalamaz.”
“Heykel dağı
üzerindeki egemenliği BM’ler gibi devletlerarası bir
kuruluşa nakletmeyi kabul eder misin?” Diye Barak’a
sorulunca; “Bunun görüşmeye elverişli olduğunu ve
şu anda bu konuyu tartışmamayı tercih ettiğini” söyleyerek
cevapladı.
03-09-2000’tarihinde Fransa Dışişleri
Bakanı Huber Feydrin’in şu demeci verdi: “Kudüs ve
kutsal yerler için çözüm anahtarı ise bir kaç egemenliğin
oluşumudur.”
Strasburg’ta bulunan
Avrupa parlamentosu’nda Ahmed Kurey (Abu Âlâ) adlı
Filistin Parlamento Başkanı şu açıklamada bulundu: “Kudüs
devletlerarası bir şehir olabileceği gibi dünyanın
başkenti de olabilir.”
Eski bir Amerikan sorumlusu
olan Robert Okle’nin “ek çözüm Kudüs’ü paylaşmak”
adı altında yayınladığı makalede bu görüşleri
destekler mahiyettedir.
İşte Kudüs sorununu çözmek için
Amerika’nın düşüncesi budur. Bu çözüm Camp David’de
Clinton liderliğinde Barak ve Arafat arasında genel
hatlarıyla kabul edilen çözümdür. Nihaî anlaşma
karşısında duran sert engelin bunun (Kudüs) olduğunu
anladılar. Bu nedenle, yaptıkları anlaşmaları yürürlüğe
koymanın yolunda duran bu engeli kaldırmak için kan
dökmenin gerekli olduğuna kanaat getirdiler. Bu da, protesto
ve yürüyüşlerde daha önce görülmemiş şekilde
yahudilerin vahşice ve kasıtlı olarak kan dökmelerinden de
anlaşılmaktadır.
Ey Filistin’deki Müslümanlar!..
Allah (cc) kendi uğrunda düşmana
karşı ribat etme (birleşme ve gözetme) nimetini, kutsal
yerleri koruma ve müminlerin en şiddetli düşmanlarına
direnme nimetini size verdi. Aynı zamanda, kafirler bütün
güçleriyle sizin aleyhinize entrika çeviriyorlar ve
Müslümanların yöneticileri de sizi rezil ediyorlar.
Ey mübarek gençler!..
Sabitlik ve bir daha
sabitlik gösterin!.. Bütün belalara karşı sabırlı olun
ve bir daha sabırlı olun!.. Bundan sonra Allah’ın zaferi
gelir:
“Allah kendisine
yardım edenlere muhakkak yardım edecektir.” (Hacc-40)
Mübarek toprak üzerinde akan temiz kanınızı
başkaları tarafından istismara maruz bırakmaktan
sakının. Yahudilerin varlığını tanımak ve bu mübarek
topraktan yahudilere vazgeçmek için kanınızı bir bedel
olarak kullanmaktan da sakının. Bu topraklar, Îsra ve
Miraç toprağıdır, iki kıblenin ilki ve üçüncü harem-i
şeriftir. Bu temiz kanlar yahudilerle temasları
canlandırmak ve canî antlaşmalar yapmak için bir silah
olarak kullanılmasından sakının! Daha doğrusu, bu temiz
kanları yahudi varlığı yok etmek, onunla temas eden, onun
elini sıkan ve onunla öpüşen kimsenin elini kesmek için
bir bedel olarak kullanmaya bütün gücünüzle çalışın.
Ey Müslümanlar!
İslâm’la savaşan ve doruk nokta olan
cihadı iptal eden yöneticilerin yüzlerine karşı baş
kaldırmanızın zamanı gelmedi mi? Zalimler size en büyük
zilleti ve eziyeti tattırırken, kutsal yerlerinizi gasp
ederken, haramlar olanları yaparken, kafirlere ve yahudilere
rukü ve secde ederken onların bu tavırlarına ne zamana
kadar dayanacaksınız?!
Yahudilere şeytan vesveselerini
unutturacak, onların varlıklarını yok edecek, elleriyle
kanlarını döktürdükleri, şehit ettikleri müslüman yaşlı,
kadın, çocukların intikamını alacak olan Müslümanların
orduları ne zamana kadar hareketsiz ve sessiz kalacaktır?! Müslümanların
orduları Filistin halkının göğüsleriyle uçaklara,
tanklara, toplara ve füzelere karşı nasıl karşı
geldiklerini görüp işitirken nasıl suskun kalabilirler? Bu
ordular izzetin ve Cennetin yolunu açan cihadın şerefini
elde etmekten kendilerini önleyen yöneticilere neden hala baş
kaldırmıyorlar?!..
“Bu insanlar için bir
duyuru ve bununla uyarılmış olsunlar.” (İbrahim-52)
Hizb-ut
Tahrir H.
07-Recep 1421
M. 04-10-2000
|